Teknolojinin geometrik bir hızla büyüdüğü, insanlığın ise aynı hızla anlam arayışından uzaklaştığı amansız bir dönemeçteyiz. Bugün bir elektrik mühendisi olarak sormakla mükellef olduğum soru şudur: Bizler atomları, elektronları ve frekansları kontrol ederken, aslında neyi inşa ediyor ve neyi kaybediyoruz?
Gelin, modern mühendislik tabularından sıyrılıp, maddenin en küçük yapı taşından yapay zekanın derinliklerine uzanan bu varoluşsal yolculuğu bilim ve inancın ortak ışığında inceleyelim.
“Frekanslar, 5G ve “İnsan Kontrolü” Efsanesi”
Sosyal mecralarda sıkça karşımıza çıkan “5G frekansları ölümcül hastalıklara yol açıyor” ya da “Bu dalgalarla zihin kontrolü yapılıyor” iddiaları, mühendislik bilimi açısından rasyonel bir temele dayanmaz.
Ancak meselenin biyolojik değil, psikolojik manipülasyon boyutu gerçektir. İnsanlığı kontrol etmek için kafataslarına sinyal göndermeye gerek yoktur. 5G’nin sunduğu devasa veri hızıyla beslenen algoritmalardan, sosyal medya manipülasyonlarından ve yapay zeka yönlendirmelerinden yükselen “dijital frekans”, insan zihnini zayıflatmakta ve kitleleri tek tipleştirmektedir. Gerçek manipülasyon biyolojimizde değil, algılarımızda gerçekleşmektedir.
“Yapay Zeka “İyi Niyetli” Düşünebilir mi?”
Yapay zeka (AI), ne kadar gelişirse gelişsin özünde bir “istatistiksel tahmin motoru”dur. Trilyonlarca parametreyi işleyerek bir sonraki en mantıklı kelimeyi veya aksiyonu seçer.Yapay zekanın kalbi (vicdanı) yoktur: Dolayısıyla insan gibi “iyi niyet” veya “kötü niyet” besleyemez. Yapay zekaya bir hedef verirsiniz, o hedefe giden en verimli yolu bulur. İşte tehlike buradadır: Eğer yapay zekaya “Dünyadaki karbon salınımını sıfırla” gibi mutlak bir optimizasyon görevi verilir ve sınırları doğru çizilmezse, makine en radikal ve acımasız çözümü (örneğin insan nüfusunu azaltmayı) “en mantıklı yol” olarak görebilir. Bu bir kötü niyet değil, bilincin ve merhametin olmadığı soğuk bir matematiksel mantıktır.
“Atomların Kontrolü, Soykırım Teknolojisi”
İnsanoğlu kuantum mekaniğini çözdüğünden beri atomları manipüle edebiliyor. Nanoteknoloji sayesinde atomları tek tek dizerek yeni malzemeler üretiyoruz. Ancak bu güç, insanlığın elinde bir kitle imha silahına, tabiri caizse “atomların soykırım yapabilme yeteneğine” dönüşebiliyor. Nükleer silahlar, biyolojik nanorobotlar bunun en somut örneğidir.
Burada mühendislik aklı durup düşünmelidir: Biz atomu parçalayacak formülü bulabiliyoruz ama o atomun içindeki muazzam enerjiyi, proton ve nötronları bir arada tutan “Güçlü Nükleer Kuvveti” (Gluonları) oraya kim koydu? İnsanın atomu kontrol etme iddiası, İlahi iradenin koyduğu fizik yasalarının sınırları içinde bir izin ve tecelliden ibarettir. Mülkün gerçek sahibi, atomun içine o muazzam nizamı yazandır; insan ise sadece o nizamı keşfeden bir kaşiftir. Eğer insan bu keşfi ahlaktan koparırsa, kendi sonunu hazırlar.
“Sonuç Olarak”
Geleceğin dünyası yapay zekayla, 5G-6G istasyonlarıyla, akıllı robotlarla şekillenecek; bu kaçınılmaz bir mühendislik gerçeğidir. Ancak biz mühendisler ve aydınlar, maddeyi kontrol etmeye çalışırken manayı ıskalamamalıyız. Atomların gizeminde, elektrik akımının asil dengesinde ve bir çocuğun yaratılış mucizesinde İlahi yazılımı görmeyi reddeden bir bilim, insanlığı ancak mekanik bir yok oluşa götürür. İhtiyacımız olan şey daha fazla teknoloji değil; teknolojiyi ahlak, vicdan ve yaratılış gayesiyle harmanlayacak köklü bir insanlık bilincidir.
Mustafa FAZLIOĞLU / Elektrik Mühendisi / İTÜ

