Nikola Tesla, “Evrenin sırlarını anlamak istiyorsanız enerji, frekans ve titreşim kavramlarıyla düşünün” derken yalnızca fizik müfredatına bir dipnot düşmüyordu; varoluşun en temel ritmini tarif ediyordu. Mesleğim gereği tellerin içinden akan akımlarla, voltaj farklarıyla, devre şemalarıyla ömür geçirmiş bir elektrik mühendisi olarak, dünyaya her baktığımda aslında devasa bir orkestranın hiç durmayan rezonansını duyuyorum.
Fiziksel evrende “sessiz” ya da “durgun” tek bir nokta dahi yok. Madde dediğimiz o katı, sarsılmaz zannettiğimiz gerçeklik; belirli frekanslarda aralıksız titreşen küçücük enerji paketlerinden ibaret. Atomun çekirdeği etrafında dönen elektronlar, görünmez bir elin kâinata yaydığı kesintisiz bir beste gibi ritmik bir elektriksel alan üretiyor. Doğanın bu sarsılmaz salınımı, eşyanın kendi dilindeki zikridir. Bizim “elektrik akımı” dediğimiz şey ise, bu atomik raksın belirli bir potansiyel doğrultusunda hizalanmasından, akıp gitmesinden başka bir şey değildir.
Lakin sistem yalnızca bakır kablolarda veya silikon mikroçiplerde işlemiyor. Yaratan, en muazzam yazılımları biyolojik dokuların içine nakşetmiş.
Peki ya insan? Biyolojik bir iletken gibi hedefe kilitlenen bir sperm hücresi, milyarlarca megabaytlık bilgiyi taşıyan kusursuz bir veri paketi değil midir? Ana rahmi ile spermin buluşması; en gelişmiş donanımın (hardware), kâinatın en kadim yazılımıyla (software) bir araya gelip “hayat” adındaki o büyüleyici işletim sistemini başlatmasından (booting) başka nedir ki?
İnsan vücudunu bir an için sadece et ve kemik olarak değil, sinir hatları boyunca microvolt seviyesindeki elektrik sinyalleriyle haberleşen hassas bir elektromanyetik şebeke olarak tahayyül edin. Kalbimizin ürettiği o ritmik elektriksel alan, beynimizin yaydığı gizemli dalga boyları… Hepsi vücudumuzun kendimize has rezonans frekansını oluşturur. Hücrelerimizin voltaj dengesi korunduğu müddetçe ahenkle yaşarız. Bu ince frekans dengesi bozulduğunda ise bedende gürültü baş gösterir; adına hastalık deriz.
Bugün 2G’den 5G’ye uzanan, tüm dünyayı saran kablosuz iletişim ağlarının ortasında yaşıyoruz. Etrafımızdaki elektromanyetik alan yoğunluğu her geçen gün artıyor. Beyin dalgalarımızın o narin, düşük frekanslı salınımları; yüksek frekanslı radyo dalgalarının, yönlendirilmiş sinyallerin oluşturduğu devasa bir elektromanyetik gürültü denizinde yüzüyor. Veri akışının baş döndürücü bir hıza ulaştığı bu çağda, zihinlerimiz sadece içerik bombardımanına tutulmuyor; belki de algılarımız, dikkat sürelerimiz ve karar mekanizmalarımız görünmez bir sinyal modülasyonuyla şekillendiriliyor.
Yapay zekanın nöron ağlarımızı taklit ettiği, insan yazılımı ile silikon işlemcilerin sınırlarının bulanıklaştığı yeni bir dönemin eşiğindeyiz. Kâinatın bu karmaşık sinyal haritasında; hücrelerimizin titreşiminden zihnimizin dinginliğine kadar her şey, bir “sinyal-gürültü” mücadelesine dönüşmüş durumda.
Kendi içsel frekansımızı korumak, dışarıdan gelen parazitlere rağmen doğanın ve hakikatin o ilk ritmine kulak kesilmek, artık sadece bir sağlık meselesi değil; insan kalabilmenin yegâne yoludur.
Mustafa Fazlıoğlu / Elektrik Mühendisi

