Enerji Sektöründe “Sessiz Devrim” mi, Yoksa “Endüstriyel Kuşatma” mı?
Mustafa Fazlıoğlu – Elektrik Mühendisi
Türkiye’nin enerji panoramasında son on yılda yaşanan değişim, sadece kurulu güç rakamlarıyla açıklanamayacak kadar derin. Sahada bir elektrik mühendisi olarak gözlemlediğim tablo şu: Bir yanda enerji bağımsızlığı için çırpınan bir Türkiye, diğer yanda bu iştahlı pazarın anahtarını elinde tutan Uzak Doğu devleri. Bugün Çin’in Türk elektrik ve enerji sektöründeki etkisi, artık bir “seçenek” olmaktan çıkıp “dominasyona” dönüşmüş durumda.
Çin Etkisi: EPC’den Finansmana
Çinli firmalar, sadece trafo veya güneş paneli satmıyor; onlar birer “paket çözüm” makinesi gibi çalışıyorlar. Özellikle güneş (GES), rüzgar (RES) ve nükleer enerji projelerinde Çinli oyuncuları öne çıkaran üç temel unsur var:
Finansal Güç: Çinli firmalar, projeye sadece teknoloji değil, Çin bankaları aracılığıyla uygun maliyetli finansman da getiriyor. Yerli yatırımcı için bu, reddedilmesi zor bir teklif.
Tedarik Zinciri Hakimiyeti: Hammaddeden son ürüne kadar her şeye hakim olmaları, maliyetleri imkansız seviyelere çekmelerini sağlıyor.
Hız: Bugün Türkiye’deki büyük ölçekli enerji depolama ve yenilenebilir enerji ihalelerinde Çinli firmaların hızı, bürokrasiyi bile geride bırakabiliyor.
Yerli İmalatçının “Haksız Rekabet” Çıkmazı
Peki, bu devasa güç karşısında bizim yerli sanayicimiz ne durumda? Açık konuşalım: Yerli imalatçımız bir varlık mücadelesi veriyor.
Yerli üreticinin en büyük sorunları kronikleşmiş durumda:
Maliyet Makası: Enerji ve hammadde maliyetleri altında ezilen yerli üretici, Çin’in devlet destekli sübvansiyonlu fiyatlarıyla rekabet edemiyor.
Ölçek Ekonomisi: Bizim “büyük” dediğimiz fabrikalar, Çinli rakiplerinin birer atölyesi ölçeğinde kalıyor. Bu da birim maliyette bizi oyun dışı bırakıyor.
Teknolojik Bağımlılık: Birçok “yerli” panel veya inverter üreticisi, aslında Çin’den gelen hücreleri birleştirmekten öteye geçemiyor. Katma değer içeride kalmıyor.
Türk Mühendisi Bu Denklemin Neresinde?
Bir meslektaşınız olarak iğneyi biraz da kendimize batırmalıyız. Çinli firmaların Türkiye’deki operasyonlarında Türk mühendisleri genellikle “uygulayıcı” veya “saha denetçisi” rollerinde kalıyor. Tasarım, Ar-Ge ve stratejik karar mekanizmaları genellikle Pekin veya Şanghay merkezli ilerliyor.
Bilgi Transferi Sorunu: Çinli firmalarla yapılan projelerde teknoloji transferi kağıt üzerinde kalsa da, pratikte “kara kutu” teknolojilerle çalışıyoruz. Mühendisimiz arızayı gideriyor ama sistemin mimarisine dokunamıyor.
Ücret ve Kariyer Baskısı: Küresel devlerin yerel piyasaya girmesi başlangıçta istihdam yaratsa da, uzun vadede yerli mühendislik ofislerinin kapanması, mühendislerimizi çok uluslu şirketlerin “teknik personeli” olmaya zorluyor.
Çıkış Yolu: Sadece Korumacılık Yetmez
Peki ne yapmalı? Sadece ithalat vergileriyle veya “anti-damping” önlemleriyle bu dalgayı durduramayız.
”Gerçek enerji bağımsızlığı, sadece santrali topraklarımıza kurmak değil; o santralin beynini, yani yazılımını ve kritik donanımını yerli mühendislik aklıyla üretebilmektir.”
Yerli imalatçının korunması için stratejik satın alma garantileri, mühendislik ofisleri için yüksek teknoloji teşvikleri ve en önemlisi, projelerde kullanılan donanımın “gerçek” yerlilik oranının sıkı denetlenmesi şarttır. Aksi takdirde, enerji hatlarımızda akan akım yerli olsa da, kumanda odasındaki dil hiçbir zaman Türkçe olmayacak.
Yarın geç olmadan, kendi mühendislik gücümüzü ve yerli sanayimizi bu küresel satranç tahtasında piyon olmaktan kurtarmalıyız.
Enerji Sektöründe “Sessiz Devrim” mi, Yoksa “Endüstriyel Kuşatma” mı?
